banner57

“Sosyal Medyanın Görünen ve Görünmeyen Yüzü”

banner99
“Sosyal Medyanın Görünen ve Görünmeyen Yüzü”
banner112

Ayşe Hanım öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Dr. Ayşe Kaya:
 Bursa doğumluyum. Evli ve bir çocuk annesiyim. Şu an İstanbul Şehir Üniversitesi’nde Dr. Öğretim Görevlisi olarak görev yapıyorum.

2011 yılında Uluslararası Saraybosna Üniversitesi (IUS) SSBF Psikoloji Bölümü’nden mezun oldum. 2014 yılı güz döneminde “Dışavurumcu Sanat Terapinin Üniversite Öğrencilerinde Akış Durumu ve Psikolojik İyi Oluş Üzerindeki Etkisi” konulu uzmanlık tezimi yazarak Üsküdar Üniversitesi SBE Klinik Psikoloji ana bilim dalından mezun oldum ve Uzman Klinik Psikolog unvanını aldım. 2018 yılında “Dinî İçerikli Müzik Terapinin Üniversite Öğrencilerinde Duygu Durumu, Kaygı ve Algılanan Stres Düzeyi Üzerindeki Etkisi” konulu doktora tezimi yazarak Marmara Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı Din Psikolojisi Bilim Dalı doktora programından mezun oldum.

Bugüne dek klinik hastalar üzerinde yapılan çalışmaların yanı sıra çeşitli psikososyal projelerde görev alarak araştırma çalışmalarına katıldım. Danışmanlık merkezi, rehabilitasyon merkezi, etüt merkezi, hastane ve üniversiteler olmak üzere pek çok farklı kurumda klinik psikolog ve akademisyen olarak çalıştım. Halen İstanbul Anadolu yakasında iki ayrı özel klinikte danışan görmekteyim.

Uyguladığım Psikoterapi Yaklaşımları ve Teknikleri; EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) Terapisi, Çözüm Odaklı Terapi, Şema Terapi, Bilişsel Davranışçı Terapi, Pozitif Psikoterapi, Müzik Terapi ve Sistemik Aile Danışmanlığı’dır.

Psikoloji alanında üzerinde çalıştığınız birçok konu var ama ben sizinle, bir şekilde sürekli gündemde olan sosyal medyayı konuşmak istiyorum. Toplumun her kesimini ilgilendiren bir soruyla başlamak istiyorum müsaadenizle. Sosyal medya kullanımı aileleri ve bireyleri nasıl etkiliyor?

Dr. Ayşe Kaya:
 Sosyal medya kullanımıyla birlikte ilişkiler giderek “iki kişilik yalnızlık” tablosuna bürünüyor. Aynı odada ya da aynı kafede oturup farklı dünyalarda gezen iki zihin olarak karşımıza çıkıyor. Birçok kişinin uyanır uyanmaz telefonuna baktığını görüyoruz. İnsanların hayatının vitrini olarak servis eden sosyal medya hesapları, ilişkileri sabote ediyor. Bu durumun bireylerin ilişkilerinde yalnızlaşmalarına ve iletişim kalitelerinin düşmesine yol açtığını gözlemliyorum.

Sosyal medya gerçekleri yansıtıyor mu peki? Ya da ne kadar yansıtıyor?

Dr. Ayşe Kaya:
 Medenîleşmeden “bedenîleşmeye” doğru evrildiğimiz bu çağda “beden” her türlü medenileşmenin kıstası olarak görülüyor. Bir diğer ifadeyle “görsellik bazlı toplum, bedenlerini selamete ve huzura ermenin eşsiz bir enstrümanı olarak tecrübe ediyor” diyor Sertaç Timur Bedir… Ahval bu iken bedenleri üzerinden tanımlanan kişilerin, hele hele bedenleri üzerinde filtreleme yaparak güzel görünmeyi mümkün kılan sosyal medya hesaplarını hayatının merkezine yerleştirmesi şaşırtıcı gelmiyor. Topluma açılan vitrin olarak kullanılan sosyal medya hesapları bireylerin “ideal benlik”lerini sergilemelerine bir olanak sunuyor. 

Bu konuya nöropsikolojik bağlamda bakacak olursak; beynimizde bir şeyi hayal ettiğimizde o şeyi gerçekten yapmış gibi ilgili alanlar aktive oluyor. Bir diğer ifadeyle; bireylerin arzuladığı mutlu aile, fit bir beden, kusursuz bir yüz, eğlence dolu bir hayat gibi öğelerden oluşan “ideal benlik”lerini “mış gibi” sosyal medya hesaplarında sergileyen kişilerin beyninde adeta tüm bunlara ulaşmış hissi oluşarak dopamin artışı oluyor. Beyninde haz ile ilişkili nöroanatomik yapıların uyarılması sonucu kişiler daha çok paylaşımda bulunarak daha çok doyum ve memnuniyet hissine ulaşıyor ve sonu bağımlılığa kadar varabilen bir kısır döngü halini alıyor.

Siz bir psikologsunuz, aynı zamanda bir anne, bir evlat, bir eşsiniz. Bütün bu yönlerinizi ele alarak cevaplamanızı istediğim bir sorum olacak. İnsanların bazı internet sitelerinde yaptıkları paylaşımlara baktığımızda özel hayatlarını çok fazla paylaştıklarını görüyoruz, (bazen en özel olayları bile) bu konuda neler söylemek istersiniz?

Dr. Ayşe Kaya:
 Bireyleri tek-tipleştirmeye yönelik tüketim politikalarının marka reklamlarında bireylere yöneldiği göze çarpıyor. Nitekim “life-style v/bloggerlar” aracılığıyla “daima mutlu, daima enerjik, daima trendlere hâkim ve daima pahalı ürünler tüketen” sunulan “ideal insan” modelinin sosyal medyada fenomen olmuş kişiler tarafından piyasaya sürüldüğünü görüyoruz. Bir yönüyle gerçeklikten tamamen uzak ancak halkın içinden kişilerin çektiği videolar ya da yazdığı yazılar aracılığıyla da ulaşılabilir ve bir o kadar gerçek görüntüsü verilen yaşam tarzları satışa çıkarılıyor. Dolayısıyla firmaların ürün değil “deneyim” sattığına şahit oluyoruz. 

Nitekim bireyleşmenin bu kadar arttığı bir toplumda “özgürleşen” insanın ne yapacağını bilmez halde oluşuna bir cevap niteliğinde bu gerçek dışı ancak gerçek “miş” gibi hayatların sunulması şaşırtıcı gelmiyor. Bir diğer yönüyle insanların gerçek hayatın sıkıntılarından arınmış, her zaman mutluluk vaat eden bu hayatlara gerçek “miş” gibi ilgi göstererek kendilerine fantastik bir dünya kurmayı amaçladıkları söylenebilir. Modifiye edilmiş gerçeklik olarak sunulan bu hayatların özellikle toplum normlarının dışında yer alan kişiler tarafından sunularak takipçisi olan bireylere “farklı ol”manın yollarını öğreniyor”muş” mesajı verilmesinin yanı sıra bir grup kimliği de oluşturduğunu söyleyebiliriz. 

Sosyal medyanın insanları sosyalleştirmesi gibi bir işlevi var mı gerçekten?

Dr. Ayşe Kaya:
 Sosyal medyanın bilinçli kullanımı mümkün olduğunda bireylerin sosyalleşmesine imkân sağladığını söyleyebiliriz. Belli alanlarda ilgileri olan insanların sözleşerek belli etkinliklere katılması, çeşitli hayır kampanyalarının birden kitlelere yayılmasını sağlamak gibi işlevleri de var. Bireysel düzlemde ise yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınıza sosyal medya aracılığıyla ulaşarak yıllar sonra kendisiyle buluşma imkânını da sunabilir. Tabii tersi olan durumlar da söz konusu… 

Birbirleri hakkında tüm özel hayat gerçeklerine hâkim olup, yüz yüze geldiklerinde konuşacak konu bulamamaları ve bu sebeple telefonlara gömülerek “mış” gibi ironik buluşmalara da yol açarak sosyal ilişkileri baltalayan bir yanı var. Ezcümle; sosyal medya tarafından yönlendiriliyor olmak ile sosyal medyayı yönetiyor olmak arasındaki ince fark; sosyalleşmenin sağlıklı olan tarafa evrilmesini sağlayacak olan gizli cevabı içeriyor.

Merak edilen sorulardan ya da sorunlardan biri diyelim; sosyal medyanın sebep olduğu psikolojik rahatsızlıklar var mı? Bu konuyla ilgili size gelen vakalar oluyor mu? Varsa anlatabileceğiniz çarpıcı bir örnek var mı?

Dr. Ayşe Kaya:
 Sosyal medyanın ilişkilere açıkça zarar verdiğini söyleyebilirim. Özellikle çok “mutlu” hayatlar sergileyen pek çok profil sahibinin açıkça maskeli depresyon yaşadığına pek çok kez şahit oldum. Daha uç noktada başkaca güçler tarafından beyninin ele geçirildiğini söyleyen kişiler de olabiliyor. Bazen hayatını vitrin olarak sunan kişilerde “yoğun çaresizlik, sıkışmışlık duygusu, yetişememe, yetememe” gibi panik bozukluğa işaret eden semptomlara da rastladığımız oluyor. 

Narsistik kişilik bozukluğunun tıbbî otoritelerce kişilik bozukluğu olmaktan çıkarılması, kendine yönelen, egoist bireylerin ne kadar yaygınlaştığının bir diğer habercisi… Tabii bir de “hediyeler alan eşleri olan, mükemmel çocukları olan, sürekli hayattan keyif alabilen, daima tatil yapan, her şeye gücü yeten, her şeyin en iyisini satın alabilen” fenomen profillerini takip eden kişilerin gerçek hayatlarını fenomenlerin görünen hayatı ile kıyas içine girerek depresyona sürüklenmeleri de karşımıza çıkıyor. Bu tür durumların boşanmaya kadar varabildiğini gözlemliyorum.

Hem kopamıyoruz, hem de ciddi tahribatlarıyla karşı karşıyayız. O zaman sosyal medyanın doğru kullanımı nasıl mümkün olabilir?

Dr. Ayşe Kaya:
 Sanal gerçekliğe girmeden önce, gerçekte benliğimizin nerede başlayıp nerede bittiğini bilmek gerekiyor. Bir diğer ifadeyle; “ben kimim?” “bu dünyaya niçin geldim” gibi pek temel varoluşsal sorulara verdiğimiz cevaplar ile bireysel manada sahip olduğumuz anlam kaynaklarını bilmekten geçiyor. “Kendini bilen” kişinin hayatının pek çok alanında olduğu gibi sanal gerçeklik tarafından da istila edilmekten kurtulabileceğini söylemek mümkün… 

Biraz önce de söylediğim gibi “Sosyal medya tarafından yönlendiriliyor olmak ile sosyal medyayı yönetiyor olmak arasındaki ince fark; sosyalleşmenin sağlıklı olan tarafa evrilmesini sağlayacak olan gizli cevabı içeriyor.”

Özellikle kişisel hesap kullanımı giderek artıyor ve işin hassas tarafı internet kullanım yaşının giderek düşüyor olması. Çoğu anne ve baba tedirgin. Bu ebeveynler çocuklarını sosyal medyanın tuzaklarından nasıl koruyabilirler?

Dr. Ayşe Kaya:
 Sosyal medya her ne kadar sanal gerçeklik mecrası olsa da gerçek hayatımız üzerinde güçlü bir etkiye sahip olduğunu görüyoruz. Dünyanın bir yerinde yapılan bir akımın çok kısa sürede kitlelere yayıldığını ve pek çok kişi tarafından uygulandığına şahit oluyoruz. Çocukları sosyal medyadan korumak noktasında söylenecekler çocukların yaş gruplarına göre değişebilir. İlkokul çocuklarına oyun amaçlı dahi olsa profil açılmamasını, şayet oyun oynuyorlarsa ebeveynlerinin hesapları üzerinden kontrollü biçimde oynamalarını sağlamak gerekiyor. 

Gerçek hayatta olduğu gibi sosyal medya kullanımında da “mahremiyet eğitimi” verilmesi gerekiyor. Ailelerin telefonlarına aile filtresi yüklemeleri, çocuklara oynadıkları oyunlarda şifrelerini ve kimlik bilgilerini paylaşmamaları, kendilerini bir yere çağıran insanlar vb. durumları ailelere bildirmeleri gerektiği gibi konularda kendilerini koruma yollarının öğretilmesi gerekmektedir. Mümkünse kullanılan bilgisayarı aile tarafından paylaşılan ortak bir odaya yerleştirmek de alınabilecek bir diğer önlem olabilir. 

Yasakçı olmak daima bir şeyi cazip hale getireceğinden çocukları iyi/kötü içerik hakkında bilgilendirmek gerekiyor.

Karşımızda teknolojiyle iç içe yaşayan bir jenerasyon var. “Z” kuşağı dediğimiz bu grup; yapılan araştırmalara göre YouTube kanalıyla çok fazla vakit geçiriyor. Bunun yanı sıra neredeyse her şeyi mübah görerek video çeken ve yayınlayan YouTuberlar var. Bu konu sizin cenahta nasıl karşılanıyor? 

Dr. Ayşe Kaya:
 Evet, doğru haklısınız. Ancak bedenin popüler olduğu bir kültürde, bedene yapılan yatırımların zenginlik olarak görülmesi ve tüm gerçekliğin beden üzerine inşa edilmesi durumu şaşırtıcı değildir. Hal böyle iken, bedensel boyut ile sınırlı zihin dünyasının sunduğu yine bedende hapsolmuş bir hayat modeli olacaktır. Vloggerların hayatlarına bakıldığında düzenli spora giden, sağlıklı beslenme yolları arayan, güzel giyinip trendleri yakalayan, kusursuz bir cilde sahip olmak gibi bedenle sınırlı aktivitelerin yoğunlukta olduğunu görüyoruz. 

Hep mutlu, hep sağlıklı, hep iyi olan “Miş” gibi bu hayat örnekleri haz odaklı, fantastik bir yaşam modeli sunuyor. Her şeyin hızlı ve kolay olduğu, teknoloji çağıyla uyumlu bu hızlı ve kolay kazanç elden edilen hayatların, gençlerin nezdinde popülerliğinin arttığını gözlemliyoruz. Gençlere haz ve hız çağının gerisinde kalmayan ancak bu çarkın içerisinde yutulmayacak, ayakları yere sağlam basan bir kimlik inşa etmenin yolları konusunda farkındalık kazandırmak gerekiyor. Bu kapsamda dijital hijyen, teknolojiyi amaçları doğrultusunda kullanabilen sanal dünyada kendisine sunulan içerikte iyi ve kötü ayırımı yapabilecek eleştirel bir fikir yapısı kazandırmak bir yol olarak düşünülebilir.

Kendi duygularının, benlik sınırlarının ve öz değerlerinin farkında ve karşısındaki kişinin duygularını anlayabilen etkin iletişim becerilerini edinebilecekleri derslerin eğitim sistemine entegre edilebilmesi ve gençlere kendilerini değerli hissedebilecekleri alternatif alanlar sunulması faydalı olacaktır kanısındayım.

Hayatta pek çok şeyde olduğu gibi “sosyal medya” kullanımının da fazlasının çeşitli zararlara yol açtığı su götürmez bir gerçek… Her şeyde olduğu gibi gerçek dışı olan ama gerçek hayatlarımız üzerinde güçlü bir etkiye sahip olan “sosyal medya” kullanımını noktasında da bilinçlenmek gerekiyor. Medya okuryazarlığı, dijital hijyen gibi konularda bilinçlenmek, “Gerçek dışı”lıkların gerçek hayatımızı yönlendirebileceği noktaların farkına varmak ve en önemlisi kişisel içgörü sahibi olmak çözüm için gerekli olan kilit noktalardan bir kaçını oluşturuyor. Ebeveynlerin cep telefonlarıyla saatlerce vakit geçirip de çocuklarının sosyal medya ve cep telefonundan uzak kalmalarını beklemesi ütopik olacaktır. Bu yüzden sosyal medya ve teknoloji kullanımı noktasında çocuklarımızı eğitmenin yolu kendi üzerimizde kontrol sağlamaktan geçiyor.

Teşekkür Ederiz.

Zeynep Yeter Arslan

YORUM EKLE
banner64
SIRADAKİ HABER