Sahabenin Kardeşliği Bize Örnektir

Yahudilerin fitne odağı haline getirdiği Hayber kalesi fethedilmişti. Bundan sonra Müslümanlar bolca nimete nail oldular. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ensarı toplayıp konuşma yaptı:

“Eğer isterseniz Hayber’den size hisse vermeyeyim (muhacirlere vereyim, böylece kendi) hurmalıklarınız size kalsın.”

Ensar bu teklif karşısında sevinmek yerine sevaptan mahrum kalmaktan endişe ederek şöyle cevap verdiler:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Sen bize bazı görevler verdin ve birtakım şartlar öne sürdün. Biz de bütün bunlara karşılık senden cenneti istedik. Eğer cennet şartımızı kabul ediyorsanız sizin dediğiniz gibi olsun.”

Hz. Peygamber de:

“Evet, şartınızı kabul ediyorum” buyurdular.

Bundan sonra da Hz. Peygamber, Bahreyn’den gelen vergilerinden hisselerine düşeni vermek üzere Ensar’ı çağırdığı zaman:

“Bize verdiğin kadar Muhacir kardeşlerimize de vermezsen bunu kabul etmeyiz,” dediler. Yani şimdiye kadar yaptıkları fedakarlıkların karşılığını dünyada almak istemediler.

Hz. Peygamber de onları şöyle müjdeledi:

“Öyleyse kıyamet günü beni görünceye dek sabredin. Mükâfatınızı orada alırsınız!” (Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.1 s.366-369)

İşte ensarı, aralarında kan bağı olmayan, kendi memleketlerinde mallarını mülklerini bırakıp aç ve muhtaç vaziyette kendilerine sığınan muhacirlere karşı böyle fedakar davranmaya sevk eden sadece samimi imanlarıydı. Kendisi de muhtaç olduğu halde mahsullerini paylaşan ve buna karşılık dünyevi bir mükafat istemeyen bu fedakar müminleri Rabbimiz şöyle medh etmiştir:

“Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.”(Haşr, 9)

Nefisler bencilliğe, aç gözlülüğe, cimriliğe meyillidir. Hiçbir nefis, kendiliğinden ve severek fedakârlık yapmaz. Mutlaka nefsi terbiye etmek gerekir. Bunun için de ahiret gününde Allah-u Zülcelâl’in bizi affetmesine, rahmetiyle muamele etmesine ne kadar muhtaç olduğumuzu hatırlamamız gerekir.

Bir insan Allah’a karşı kendisini muhtaç gördüğü zaman onun rızasını kazanmak için kendini zorlar. Nefsi ona bencilliği emrederken ona Allah'ın rızasını ve mükâfatlarını hatırlatır. Allah'ın bizi bağışlamasına vesile olacak güzel ahlak ve amelleri işleyebilmemiz için mutlaka nefsimizin kötü duygularını kontrol altına alıp, onu kınamamız ve iyiliğe zorlamamız lazımdır.

İnsan bir kez kendini zorlayıp iyilik yapmaya başlarsa yavaş yavaş güzel ahlak ve faziletlerin nuru onun kalbine yerleşir. Artık bencillikten değil paylaşmaktan zevk almaya başlar. Ancak o zamana kadar nefsi zorlamakta kararlı ve sabırlı olmak gerekir.

Birlik beraberlik ve kardeşlik Allah'ın mümin kullarına nasip ettiği en büyük nimettir. Bu nimet sayesindedir ki, birbirleriyle savaşıp duran Arap kabileleri bir araya gelip, tek bir yumruk olup, kendilerini sömüren devletlerle baş edebilecek bir güce ulaşmışlardır.

Hz. Ömer radıyallahu anh Kudüs'ü fethettiği zaman buradaki halka eman verdiğini bildiren bir hutbe irad etmişti. Hutbesine şu sözlerle başlamıştı:

“Hamdolsun O Allah'a ki bizi İslâm dini ile azîz etti. İman ile şereflendirdi. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem hürmetine rahmetine nâil kıldı, dalâletten kurtardı. Dağınık iken onun sayesinde bir araya getirdi. Kalplerimizi birbirine ısındırdı. Düşmanlarımıza karşı muzaffer kıldı. Memleketler ihsan etti. Bizi birbirini seven kardeşler haline getirdi. Ey Allah'ın, kulları bu nimetlerden dolayı Allah'a hamd-ü senâ ediniz.”

Maalesef bugün dünya müslümanları kendi aralarındaki kardeşliği, birlik ve beraberliği kaybetmiştir. Bunun neticesinde de Müslümanlar, mümin kardeşlerini bırakıp kafirlerle birlik olabilmektedir. Halbuki kafirden dost olmaz. Onlar ancak bizi doğru yoldan saptırmak ve aramıza tefrika sokmak için çabalar.

Çoğu zaman mümin kardeşini hakir ve mücrim görmek için kusur kabahatleri bahane sayanlar, kafirlerdeki koskoca zulümleri ve Allah’ı inkar suçunu görmezden gelebilmektedir. Bu ise şeytanın fitnesidir.

İnsanın nefsinde bencillik meyli zaten mevcuttur. Eğer nefis terbiye edilmezse insan bencillik ve duyarsızlığına bahane arar. Başkalarının derdiyle dertlenmemek için en yakınlarına karşı bile husumet ve nefret gerekçeleri icad ederek bağları koparır, ötekileştirir. İnsan bir kez bir kardeşini veya bir grubu ötekileştirdi mi ona karşı yapılan zulümlere aldırış etmez, her türlü yardım ve iyiliği esirger. Bu duruma giden adım da ufak bir hakir görme, küçümseme veya suçlama ile başlar.

Bu sebepledir ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, bu yolu kapatmak için şöyle uyarıyor:

“Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye kötülük olarak yeter.” (Müslim, Birr 32.)

Müminlerin nasıl bir toplum olması gerektiğini Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle haber veriyor:

“Birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte, mü’minlerin tek bir vücut gibi olduklarını görürsün! (Bu vücudun) bir uzvu muzdarip olduğu takdirde, diğer kısımları da uykusuz kalıp ateşler içinde onun ıstırabını duyarlar.” (Müslim, Birr, 66)

Eğer Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin emrettiği gibi kardeş olursak, Allah-u Zülcelâl bize yeniden Kudüs’ü ve İslam birliğini nasip eyler; Hayber gibi ganimetlere eriştirir. Yeter ki iman ile, ahiret mükafatını ümit ederek nefsimizi yenelim.   

YORUM EKLE