banner57

Bizde Bir Türlü Onlarda Bir Türlü

banner95
Bizde Bir Türlü Onlarda Bir Türlü
banner112

İbrahim Yurtören’in, ilâhî olarak bestelenmiş bir şiirinin nakaratıdır bu mısra. O; zâhir ehliyle, mânâ ehlinin farklarını bildirmiş şiirinde. Biz ise bu yazıda kadın ve aile meselesinde batı ile bizim medeniyetimiz arasındaki farkları dile getireceğiz.

İki ayrı dünyayız, biz ve batı... 

Çeşitli misaller:

Evlilik, bizde bir nasip, bir talihtir. Evde kalmak üzücü bir şeydir. Evlenemeyenler, nasibim mi bağlanmış diye endişelere kapılırlar. Kadere inanan bir cemiyette, insanlar nasıl kan bağıyla bağlı oldukları anne-babalarını, kardeşlerini ve akrabalarını kendileri seçmemişse, aslında kendi iradeleriyle kurdukları evlilik bağına da kaderî bakışla bakarlar. Bu anlayış; şarkta, evliliğe sadakat ve vefa ile bakışı kuvvetlendirmiştir.

Fakat, batıda, evlilik bir prangadır. Propagandasını yaptıkları üzere, aşkı öldüren, sevdayı solduran, zamanla esarete dönüşen bir zincirdir(!) Onlardan esen propagandalara göre, acımasız babalar, kızlarını alıp satarcasına evlendirirler. Koca koca herifler, gencecik kızları nikâhlarına alarak istismar ederler. Öyleyse aman evlilik şu yaştan aşağıya olmasın! 

Fakat evlilik değil de, kadın-erkek arkadaşlığı gibi süslü bir kelimeyle kendisine müracaat ederseniz, batılı zihniyet ne yaş dinler, ne haksızlık, ne pürüz, ne de sıkıntı... 

Hâlbuki biri evlilik, en azından hukukî bir bağ. Diğerinde o bile yok. 

Biz bir evliliğe Allâh’ın emri, Peygamberin kavliyle bağlanmış, hattâ içinde kerâmet barındıran bir sır olarak bakarız. İki insan yan yana gelir de problem olmaz olur mu? Olur. Onlara da tuz biber deriz. Hattâ yürümeyecek bir evliliği bile, kendinden ferâgat ederek sürdüren tarafa hayranlık duyar, böyle kişilerin ecir kazanacağını düşünürüz. 

Onlar ise flörte, iki tarafın rızâsıyla kurulduğu düşüncesiyle, saygı duyarlar. Onlar için hürriyet önemlidir. Fert, toplum yüzünden herhangi bir şeye mecbur kalmamalıdır. 

Meselâ biz tesettürü, birbirlerine nâ-mahrem olan kadın ve erkeklerin bir arada olduğu yerde, gözleri ve gönülleri korumak hikmetiyle temellendiriyor ve bunu çok doğru buluyoruz. Onlar ise; “Bir adamın gönlü bulanmasın diye niçin bir kadın örtünmek zorunda kalıyor?” diyor ve bu hikmeti idrâk edemiyorlar. Onların özgürlük ve bireysellik dediği şeyi, aslında pekâlâ bencillik ve enâniyet olarak da adlandırmak mümkündür.

Onlar için Allâh’ın emri veya toplumun tasdiki bakımından hukukî nikâh bağının bir ehemmiyeti yoktur. Bu sebeple, kadın haklarını savunurken, nikâhlı eş ile sevgili arasında bir fark gözetmezler. 

Ferdiyetçi hürriyet anlayışlarının önüne koyabildikleri tek dizgin, hukuktur. Bu sebeple, batı toplumu komşuların komşuları ispiyonladığı bir cemiyete dönüşmüştür. Yaşlı anne veya babaları yalnız evlerinde öldüğünde, cesetlere otopsi yapıldığı, evlâtların zanlı duruma düştüğü bir topluma dönüşmüştür. 

Biz ise hukuku, son başvurulacak bir merci olarak görürüz. Önce vicdan sonra sultan vardır. Çünkü muhâkeme, düğümlenmiş bir ipi, kesip atmak gibidir. Asıl çare ise, düğümü çözmektir. Bu da ahlâk ve inanç ile, medeniyet ve irfân ile olur. 

Ayrıca, batının hukuku, sadece insan hakları çerçevesinde geliştirilmiş mer’î bir hukuktur. Şer’î hukuk değil. Allah hakkı tanınmaz bu hukukta. 

Dolayısıyla batılı için, evli bir insanın zinâ etmesi, etik olarak pek iyi bir şey olmasa da, ferdî bir hak ve özgürlüktür (!)... Yine bir babanın, evlâdını terk edip gitmesi, batılı için, normaldir. Böylesi cinâyetleri masum göstermek için, biyolojik (evrim, darwinizm) ve psikolojik (psikanaliz, freudçuluk) gerekçeler tepe tepe kullanılır. Yani aslında hissettirmeden, bu kötülüklerin, bu vefâsızlıkların insan tabiatının ürünü olduğunu ifade etmeye çalışırlar. 

Hâlbuki bize göre bu hâl, insan tabiatının sadece nefs tarafıdır onun da terbiye edilmesi gerekir. 

Onlar ise, nefs terbiyesinin belki de tam zıddına, insanın bir fert olarak bilinçlendirilerek özgürleştirilmesini (emansipasyon) öğütlerler. Günümüzdeki ETCEP bunun ürünüdür. 

Batı zengindir ve güçlüdür. Bir dirhem et, bin ayıp örter! Kısmen bilim ve kalkınmadaki öncülüklerine, kısmen de cimri sömürge anlayışlarına dayalı zenginlikleri, çoğu problemlerini gizlemeye sebep olmaktadır. 

Batıda problemler sadece hukukla çözülmeye çalışıldığı için, hukukun pençesinden kurtulmaya çalışan hususî suçlular ortaya çıkar. Hiç iz bırakmayan seri katiller veya son derece profesyonel avukatlar gibi. 

Evliliğe ehemmiyet vermemelerinin bir sebebi de bu hukuk bağından bir nebze kaçmaktır. 

Bizde boşanmak, helâl de olsa Allâh’ın sevmediği hattâ Arş’ı titreten bir son çaredir. 

Onlarda ise, boşanmanın adı ayrılıktır. Büyük sıkıntılar değil, sıkılmak bile yeter ayrılmak için!.. Edebiyatçıları ayrılıklara methiyelere düzer. Çünkü onlar kiliseye karşı boşanmayı söke söke elde etmişlerdir.

Aile bizde, ilk nümûnesi Hazret-i Âdem Babamız ve Hazret-i Havvâ Anamız olan bir peygamberî yuvadır. Mukaddestir. 

Onlarda aile, hayvanlardaki familya gibi bir şeydir. Ailenin mukaddesliğini kopyalamak için, nikâhsız, hattâ erkekler arasında, kadınlar arasında, 1970’lere kadar kendi camialarında da hastalık ve rûhî bir sapkınlık olarak görülen beraberliklere bile aile adını yakıştırırlar. 

Bizde nesebi sahih olmak, bir nikâh altında doğmaktır. 

Onlarda soy, ancak DNA testi ile emin olunabilen genetik bir vasıftır. 

Bizde kadın emanettir. Vedâ Hutbesi’nde Peygamberin ümmetine emânetlerinden biridir. Zaten hemen her ferdi yekdiğerine zimmetleyen bir nizam kuran İslâm medeniyeti, karı-koca, anne-baba-evlât gibi bağlara çok daha fazla karşılıklı mes’ûliyetler yüklemiştir. 

Bu sebeple bir batılının serbestiyet anlayışına sığdıramayacağı derecede, bir erkek, hanımından mes’uldür. Onun ihtiyaçlarını karşılamaya, onu korumaya mecburdur. Buna karşılık, hanıma da; “Sen de ondan mes’ulsün. Onun huzûru için işbirliği içinde olmanız gerek,” denilmiştir. 

Onlarda kadın, erkeğe karşı korunması gereken dezavantajlı bir ferttir. Toplum ve devlet (hukuk) onu korumak için zorunlu eğitim ve sosyal baskıya başvurabilir. 

Kadın Meselesinde Denge

Malûm; “Zamanın Rûhu” diye bir mefhum var. Zamanın rûhu, bizde de kadının lehinde bugün. 

Batı, günah çıkarıyor. Geçmişteki toplumun fertlerine kadar yayılan ırkçılığını, ayrımcılığını, zulümlerini bir bir ayıklamaya çalışıyor. Bir yandan dünyadaki karakollarında ve kendi yurdunda da maskeler ve perdeler altında zulmüne devam etse de, batı bugün ferdî, içtimâî ve hukukî plânda eşitlik ve adalet arayışı içerisinde. 

Daha 1950’lere kadar siyahîlere alenen ayrımcılık yapılırken, bir siyahî bir otobüste beyazlara ayrılan yerlere bile oturamaz, bazı binalara hiç giremezken, ABD’nin bir önceki başkanı siyahî olabildi. Onlar bu gelişmeleri kendi vicdanlarında birer zafer görüyorlar.

Fakat şimdi de, Meksikalıları aşağılayan kaba saba bir adamı, başkan yaptı aynı halk. Yani o damar oralarda bir yerde duruyor.

Batılı, kendi yol haritasını herkese dayatmayı da seviyor. Benim geçmişim kirli ise herkesinki de kirlidir. Herkesin adaletsizlik ve eşitsizlik gibi problemleri vardır ve bunları onlara öğretmeliyim diyor. 

Zamanın rûhu, günümüzde “kadın meselesi” için de hassas. Bu anlayışa göre kadınlar da siyahîler, engelliler veya cinsî farklılıklara sahip insanlar gibi toplumların ezilen kesimlerinden görülüyor. Kadınlar batıda da 1930’lara kadar seçme ve seçilme hakkına sahip değildi. Bu yazının bir Mart sayısına hazırlanmasının da sebebi olan 8 Mart’ta, kadın işçiler yanarak ölmüşlerdi. Batı, kadının istismarını, onun maruz kaldığı sıkıntıları gidermek için, yine bildiği yola başvurdu: Hukuka. Toplumları eğitimle ve hukukla yönlendirerek, insanlığın “evrimini hızlandırmaya” çalışıyorlar.

Bunun için Toplumsal Cinsiyet Eşitliği kavramını geliştirdiler. Kadının; örf ve âdetlere, lisanlara, deyimlere, alışkanlıklara kadar yansıyan ve asırlardır süren bir şekilde, ikinci sınıf muamele gördüğüne inanıyorlar. 

Meselâ; Müdür, Vaiz gibi kelimelerin kadın şekli olarak Müdire veya Vaize denmesi bile yanlış onlara göre. Çünkü ayrımcılık!.. Öyleyse Sâlihalara, Salih, Âdilelere Âdil mi diyeceğiz? Bilim adamı denmemeli onlara göre, bilim insanı denmeli. İyi de bütün dillerde “adamlık” denilince kastedilen bütün o mânâları da hâfızamızdan silmemiz mi gerekiyor? “Ben sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim.” denilen o vali, bir erkekti. Ama adam değildi. 

Örf ve âdetlerde zulümler gerçekleşebilir. Evet “kadının sırtından sopayı eksik etmemeli” diyen atasözünü dağarcığımızdan çıkarmalıyız. “Kadına danış ama dediğinin tersini yap!” diye bir hadîs-i şerif olmadığını da öğretmeliyiz insanımıza.

Fakat tahsil yuvalarındaki kız çocuklarına, yumruk şov yaptırıp, “Kadınız güçlüyüz!” dedirtmek, toplumsal cinsiyet eşitliği midir, yoksa, kadını erkekleştirmeye çalışmak mıdır? 

Yoksa asıl mesele, eşitlemek değil, silmek midir? Sırf iki cinse de kendisini ait hissetmeyen birtakım kişiler sebebiyle, erkekliği de kadınlığı da ortadan kaldırmaya mı çalışıyorlar? 

Eski nüfus kâğıtlarımız hâlâ mevcut. Erkeklerinki mavi, kadınlarınki pembe. Yeni kimliklerde din ve memleket hanesi olmadığı gibi, bu renk ayrımı da yok. Böyle bir şeyi kim dert eder? Yukarıdaki paragrafa bakınız. Uniseks denilen her iki cinsin de kullanabildiği kıyâfetler, tuvaletler, berberler vs. neye hizmet? 

Kadının eşitlik ölçüsü neden, erkeğin yapabildiği şeyleri yapmak oluyor? Öyleyse erkekler de eşitliği sağlamak kaygısıyla, çocuk doğurup, yavrularını mı emzirmeli? 

Denge eğer düşünülmez ise, ortalığa bir endişe bombardımanı yayılıyor. Evlilik; korkulur, endişe edilir bir belâ olarak görülür oluyor. Zaten evliliğin önünde maddî ve mânevî zorluklar, külfetler yığın yığın. Bir de böyle hukukî korkular... Peki evlilikten korkanlar, cinsî duygularından kurtulacaklar mı? Hayır. O hâlde, zaten her türlü vasıta ile özendirilen evlilik dışı münâsebetleri teşvik değil mi bu? 

Yukarıda iki medeniyet telâkkisinin olanca farklılığını zikrettik. O hâlde, dertlerin çaresini kopyala yapıştır ile çözmeye çalışmamalı. Muasır medeniyetlerin peşinde koşuyor isek, sosyolojik olarak vagonumuz o lokomotiflerin ardınca gidiyor. Onların toplumuna bir de bu gözle bakalım ve yarın ailemizin, onların bugünkü ailesi hâline gelmesini isteyip istemediğimizi oturup düşünelim. 

Dengenin bize bakan tarafını da unutmayalım: 

Batı taklidi ve yabancılaştırmacı çareler, bize problemlerimizin varlığını reddettirmemeli. Kadın, çocuk, yaşlı vb. hassasiyetleri sebebiyle istismara ve ezilmeye açık kalan unsurlar, en sağlıklı toplumlarda dahî sıkıntılar yaşayabilirler. Nisâ, Nur, Ahzab ve Mücâdile gibi sûrelerde, dertlerine derman gösterilen hanımlar, sahâbî hanımlarıydı. Onları, zıhar, mirastan men vb. haksızlıklarla mağdur edenler câhiliyyeden henüz çıkmış olan o müslüman erkeklerdi. İslâm onların haklarını müdafaa etti ve teslim etti. Böylece sahâbeyi erkeğiyle kadınıyla gökteki yıldızlar gibi yüceltti. 

Bizde olmaz demeyelim. Bu küreselleşme, bu batılılaşma her yerde müessir bir zehir. Bizde de neler neler oldu. 

Biz güzel ahlâk ile, vefâ, sadâkat, ferâgat, merhamet, şefkat, adâlet ve insaf gibi mümtaz ölçülerimizle, ellerin gelip yol göstermeye kalkamayacağı derecede sağlıklı bir aile ve toplum teşkil etmeye gayret edelim. 

Hidâyete eren kişilerin hayat hikayelerini anlatan bir kitapta, sırf anne-babaya hürmet esaslarına meftun olarak müslüman olan bir şahıs vardı. Yakınlarda müslüman olan ve Türkiye’ye eğitime gelen bir kadın ise, bir süre müşahededen sonra, müslüman hanımlara şöyle der:

–Sizler, bedeninizi ve güzelliğinizi teşhir için hiçbir hareket içine girmiyorsunuz. Bu hâlinize hayran oldum. Geldiğim toplumda kadın, ancak cinsî câzibesiyle kıymetli. Bu sebeple sürekli onu korumak ve göstermek zorunda. Fakat siz böyle bir esaretin içinde değilsiniz. Size gıpta ettim!

Bizler ilâhî talimatları, nebevî öğütleri ve medeniyetimizin fazîletlerini hakkıyla yaşayarak ve sergileyerek, aslında dünya kadınlarına da örnek olacak bir çığır açabiliriz. 

Mutedil ümmet olmanın da borcu değil mi bu?

Mustafa Asım Küçükaşçı

YORUM EKLE
banner62
SIRADAKİ HABER