banner66

28 Şubat’ı Atlatabildik mi?

banner99
28 Şubat’ı Atlatabildik mi?
banner112

Bu şubat ayında, 28 Şubat’ın bir muhasebesini yapabilir miyiz?

28 Şubat telâfi edilmiş midir? Zararları bertaraf edilebilmiş midir?

Veya daha şahsî bir muhasebe: 28 Şubat balans ayarı benim üzerimde etkili olmuş mudur? Ben o tesiri üzerimden atabilmiş miyim?

Önce 28 Şubat neydi? 

En başta bir eğitim darbesiydi. Çünkü ilk hedefi İmam-hatipler ve Kur’ân kursları oldu. İmam hatiplerin orta kısımları kapatıldı ve sekiz yıllık “kesintisiz” eğitim bahanesiyle, Kur’ân kurslarına giriş yaşı, tâ 15’lere yükseltildi. İmam hatiplere bir diğer darbe ise, katsayı idi. Siyasete ve diğer müesseselere yapılan tazyik ve baskılar dahî, aslında eğitime yapılacak darbelerin tamamlanabilmesi içindi. 

Peki, o devrin meşhur ifadesiyle Vesayet Düzeni, ezcümle darbeciler, niçin eğitime böyle müdahale ediyorlardı? 

Çünkü korkuyorlardı: İmam hatip mezunu gençler üniversitelere akarlarsa, başı örtülü, hâfız, Kur’ân’ı bilen gençler önce okullara talebe, sonra dairelere memur, sonra yükselen Refah Partisinin de yardımıyla mütehayyizân yani, belirli makamları teşkil eden mevkileri işgal eden kişiler olacaklardı. 

Böyle olursa, ülkenin ekseni kayardı. Laiklik elden giderdi. Şeriat gelirdi. 

Başörtülüler üniversitelere girerse, modern kızlar, onlardan etkilenirdi. Başlarını örterlerdi. 

İmam hatipliler belirli mevkilere yerleşirse, bütün ideallerini vazifelerine yansıtırlar ve bu irtica olurdu. Yani devrimleri tersine çevirirlerdi. 

Müslümanlar Sekülerleşti 

28 Şubat’ın getirdiği haksızlıkların ortadan kaldırılabilmesi için, yıllar gerekti. 1997’den 13-14 yıl sonra ancak katsayı, imam-hatip ortaokulu, başörtüsü yasağı gibi problemler giderilebildi. Bugün elhamdülillâh bunlar karabasan gibi hatırlanan fakat bugün yaşanması düşünülmeyen menfilikler. Hattâ toplumda, bu yasakları yeniden hortlatmak yönünde isteklerini yüksek sesle dile getiren bile kalmadı diyebiliriz. 

Fakat 28 Şubat’ın aktörlerinin korktuğu bizim ise, için için istediğimiz o değişimler oldu mu? 

Maalesef... Adına sekülerleşme deyin, internetin kolaylaştırdığı ve hızlandırdığı global kültür istilâsı deyin, her ne olduysa, artık bizler o “korkulan” müslümanlar değiliz. Korkutmamamız elbette güzel. Toplumdaki gereksiz ve mânâsız gerilimlerin ortadan kalkması da iyi. Fakat kastettiğim, “O dönüştürücü, eliyle, diliyle, gönlüyle en güzel üslûpla müdahale edici, tebliğ ehli, idealist, marşlar söyleyen, ümitler besleyen ve kendi değerleri üzerine bir medeniyet derdi olan, işte bu sebeplerle, gayr-i islâmî, gayr-i insanî değerlerin müdafileri tarafından korkulan müslümanlar değiliz artık. 

Mevki-i müstahkemlerin her birinin başında birer müslüman oturuyor neredeyse. Dünün idealist şahsiyetlerinin, mücahidlerinin evlâtları... Fakat “sistem”le hiçbir derdi yok. Sistem ne mi? Ayaklar altına alınması gereken faizi baş tâcı eden, fakiri ezen Kapitalizm sistemi. O zamanki tabirlerle “beş boynuzlu oteller” nizamı... Câhiliyye sistemi. 

Ara sıra o eski ajandalar, o eski gündemlerden bir iki cümle yayılıyor ortalığa. Sonra birbirimize bakıyoruz. Acaba söyleyeni meczup mu ilân etsek, yoksa tedbirsiz bir cahil mi, yoksa düpe düz ajan provokatör mü diye tereddüt ediyoruz. Yahu bu fikirler, bu düşünceler, bu idealler, yolun başında, 28 Şubat öncesinde hepimizin idealleri idi, diyemiyoruz. 

Tedrîç, evet. Teennî, elbette. İhtiyat, âmennâ... 

Ama Kur’ân’da geçen bir tabir var, ona dikkat etmeli:

Nesil geçişlerine Kur’ân «h-l-f» kökünden tabirler kullanır. Rabbimiz’in nice peygamberler ve kitaplar gönderdiği ehl-i kitap (günümüzdeki yahudi ve hıristiyanların selefleri), aradan bir zaman geçmesiyle yozlaşır, değerlerini kaybeder ve bozulur. 
Bunu Kur’ân-ı Kerim; “Onların ardından bir nesil geldi...” diye ifade ediyor:

“Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler.” (Meryem, 59)

“Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitap'ta Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap'takini okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâla aklınız ermiyor mu?” (el-A‘râf, 169)

Bu iki âyetten şu maddeleri elde edebiliriz:

1. Namazın terki. Namaz ve nefsânî arzular birbirini iten bir mâhiyettedir. Hakkıyla kılınan namaz, kötülükleri uzaklaştırır. Bulaşılan kötülükler ise, belki de ilk önce insanı kıldığı namazdan koparır. Önce mânâsından, sonra şeklinden de. 28 Şubatçılar, bir okulda din kültürü dersinde bir çocuğa namaz pratiği yaptırılsa, sanki kıyâmet kopmuş gibi yaygara yaparlardı. Osmanlının son devir münevverlerinin hattâ medreselilerinin de namaza olan kayıtsızlıkları M. Âkif ve Ali Haydar Efendi gibi zatlar tarafından teessüfle nakledilmiştir. 

Günümüzde, 28 Şubat’ın tesirinden kurtuldum mu diye soracak isek, şekliyle, rûhuyla, devamlılığıyla namazla olan irtibatımızı gözden geçirmeliyiz. 

2. Şehvetlere uymak. 28 Şubatçılara göre, biz dinciler çocuklarımızın beynini erken yaşta kurs ve imam-hatiplerde yıkıyor, böylece arzularını baskılar hâle getiriyorduk. Onlar, sıcak yaz günlerinde dahî başını örten mü’mine kızlarımızın bu yaptıklarına bir mânâ veremez, onları ikna odalarında psikolojik baskılara tâbi tutarlardı. 

28 Şubat, bir nesli 8 yıllık eğitim ve devamında “tahsil” harmanında kendi anlayışıyla nefsâniyete alıştırdı. Günümüzde, tesettürün önünde yasak yok ama maalesef rûhunun zaafa uğradığında hemen herkes hemfikir. “İslâm ve kadın, İslâm ve faiz” gibi bahislerde 20 yıl öncesinde ancak karşı tarafın savunduğu fikirler, bugün bizim aramızda dolaşıyor. İhtilât (iş, okul vb. yerlerde kadın erkek karmaşıklığı) engellenmesi gereken bir problem olarak görülmüyor. Bankayla çalışmak, kredi çekmek, reklâmlarında kadını bir meta gibi kullanmak vaka-yı âdiye... 

28 Şubat’ta ekranlarda ve gazetelerde boy gösteren 28 Şubat destekçisi ilâhiyatçılar vardı. Baş örtmenin dinde olmadığını ısrarla savunurlardı. Müteakip yıllarda, bol bol ehl-i sünnet ana caddesi hâricine çıkan din yorumları yayıldı. Hadislere şüpheyle bakan, ilmihâli terk eden bir müslümanlık... Günümüzde 28 Şubat’ın korkulan mücahidleri olamayışımızın arkasında bu fikrî savruluşların etkisi büyük. Çünkü 28 Şubat öncesinde müdafaa edilen esasların çoğu, artık “güvenilmez” hadis, “tarihsel / zamanı geçmiş” âyet, hüküm olarak görülüp geçilebiliyor. 

3. Dünyevîleşme. Rabbimiz’in imtihanları çeşit çeşit. 28 Şubat öncesi tehlike görülen müslümanlar, toplumda ne ekonomik ne de siyasî bakımdan güçlü sayılabilirlerdi. Fakat gerek ekonomiyi kalkındıran, gerekse müslümanlara yapılan ayrımcılıkları sona erdiren bir iktidarın semereleri olarak, müslümanlar zaman içinde maddiyata da, makamlara ve mevkilere de eriştiler. Eskiden bir mazeret olan konjonktürel zaruretler ortadan kalktığı hâlde, maddî ve dünyevî menfaatler, idealizmin dibine kibrit suyu döktü. 

Bu hâlin en büyük zararı, müslümanların etrafa verdiği olumsuz imajda olmuştur. Eskiden dünyanın kapitalizmine, zulüm, tâğut, haksızlık diyen; liberal hürriyetlerine ahlâksızlık diyen, müslümanlar, azıcık bir menfaatle (semenen kalîlâ) suspus oluvermiş gibi bir görüntü çizdiler. Sizin de dikkatinizi çekiyor mu? Eskiden sık sık, gayr-i İslâmî ortamların, hattâ şöhretlerin içinden kaçarcasına İslâm’a sığınan, hidâyet bulan insanlar olurdu. Böyle örneklerin bugün azalması hattâ yok olması, tarafımızla temsil edilen müslümanlığın artık hayranlık ve ümit uyandırmadığı mânâsına gelmez mi? 

4. Gelenekselleşme. Bu maddeyi âyette geçen “Nasılsa affediliriz!” düşüncesinden çıkarabiliriz. Îman kuvveti, idealizm, Allah sözünü yüceltme heyecanıyla dopdolu bir Müslümanlık değil, falanca hocanın oğlu, filanca müftünün torunu, filânca yapıda yetişmiş yeni nesil gibi kimlikten, aileden, sülâleden gelen bir aidiyetten ibaret bir müslümanlık, bize tehlike sinyalleri vermelidir. Günümüzde vicdanları rahatsız eden cazibeli tesettür ve kibirli yüz ifadelerinde yerini bulan iğreti sakal, bu maddenin acı bir karikatürünü çizer. 

Tavizler, sulandırılmış ruhsatlar, ehven-i şerlerle dolu, geniş bir Müslümanlık. Fakat “Nasıl olsa affediliriz!” diye sırıtan bir şark kurnazlığı... Bu yolun sonu, yaşadığın gibi inanmaya başlamaktır. 

İnanç her devirde, her gönülde, her iradede tazelenmesi gereken bir mâhiyet arz eder. Bu iki âyet, onca peygambere rağmen, ehl-i kitap nasıl bu hâle düşmüş sualinin cevabını verirken, bizi de ikaz ediyor. 

Asr-ı saâdetin sonunda, başlangıçtaki sıkıntıları yaşamamış yeni müslümanlar arasında fütuhat sayesinde ele geçirilen zenginliklerin ve makamların paylaşılamamasından kaynaklanan fitneleri hatırlayalım. 

28 Şubatları anarken, o rûhu, o beklentiyi, o idealizmi de hatırlayalım. Aradan geçen 22 yıldan sonra, hangi şahısların değil, hangi fikrin galip geldiği üzerinde kafa yoralım. 

İman Kuvveti Olmazsa! 

Şu meşhur menkıbe üzerinde yeniden tefekkür edelim: 

İdealist, kuvvetli bir îmâna sahip bir müslüman, filan yerde bir put olduğunu işitir ve onu yıkmaya karar vererek yola düşer. Şeytan karşısına bir insan suretinde çıkıp ona mâni olmaya çalışır. Hattâ ona meydan okur. O sağlam müslüman şeytanı yere çalar ve yoluna devam edecekken, şeytan bir teklifte bulunur:

–Seninle anlaşalım. Fakir bir insana benziyorsun. O putu yıkıp da eline ne geçecek! İnsanlar derhâl bir yenisini dikecekler. Onu yıkmaktan vazgeçersen, sana her gün bir altın veririm. Hem bu şekilde, dînine daha iyi hizmet edebilirsin. Öyle değil mi?

O idealist mü’min, kabul eder bu teklifi. Her gün yastığının altına bir altın konulmaktadır. Aradan bir müddet geçmiştir. Bir sabah, yastığın altı boş çıkar. O takvâlı yiğit, öfkelenir. Tekrar putun yolunu tutar. Anlaşma bozulmuştur çünkü. Şeytan yine karşısına çıkar ve ona meydan okur. 

Lâkin bu sefer, şeytan, müslümanı yere yıkmıştır. Sebebi şeytan şöyle açıklar:

–Daha evvelkinde, sen îman gücüyle yapışmıştın yakama! O kuvvetin karşısında yapabileceğim bir şey yoktu. Fakat şimdi, para kesildi diye öfkelenerek düştün peşime!.. Artık bana karşı o gücün yok!.. Mağlûp oldun!..

Mustafa Asım Küçükaşçı

YORUM EKLE
banner59
SIRADAKİ HABER